“Bir şehri yazmak, aslında biraz da kendini yazmaktır.” Peki, bir şehri gerçekten mutlu kılan nedir? Yüzyıllardır mühürlü duran o iki sandık açıldığında içinden ne çıkar? Sadece kadim Sinope’nin kayıp sırları mı, yoksa Şerife’nin çeyizinden süzülen lavanta kokulu unutulmuş sevdalar mı? Sinope’nin Sandığı, Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla şekillenen bu mutlu coğrafyanın gizemlerini ve iki ayrı sandığa kilitlenmiş mukaddes bir hafızayı aralıyor. Keten tezgâhlarının tıkırtısından Özekes bıçağına nakşedilen sabra; tarihi cezaevinin taş duvarlarına sinmiş o derin yankılardan serender gölgelerine; yıllar sonra aynı gökyüzünün altında yeniden alevlenen Melike ile Halil’in zamansız sevdasına kadar bu topraklara dair ne varsa birer birer gün yüzüne çıkıyor. Diyojen’in feneriyle aradığı o hakikat; bu kez Sinop’un sokaklarında, insanının cömert kalbinde ve bu iki sandığın derinliklerinde ışıldıyor. Sandıkların mührü söküldü, kapakları aralandı... Peki, siz bu saklı mirası, mutluluğun sırrını ve içinde saklanan kendi hakikatinizi keşfetmeye hazır mısınız?