Modern dünyanın gürültüsünden kaçan anlatıcı, sanatının otoma13tikleştiği ve evliliğinin görev duygusuna dönüştüğü bir dönemde, eski bir dostu olan müze küratöründen aldığı teklifle, ilkel müzik aletlerinin kökenlerini araştırmak üzere Güney Amerika’nın derin linklerine doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk aslında, zamanın durduğu bir yere, kaybedilmiş bir “hakikate” doğru ilerlemektir. Anlatıcı da her adımda, farklı çağların iç içe geçtiği bir dün yanın içlerine ilerler ve bu balta girmemiş ormanların kalbinde, Rosario’da, aradığı saf aşkı bulduğuna inanır. Oysa zamanla, uygarlık ile doğa, geçmiş ile şimdi, aidiyet ile yabancılaşma arasındaki kırılgan denge bozulacak, geri dönüşün gerçek ten mümkün olup olmadığı sorusu ve atılan adımların değeri ortaya çıkacaktır. Anlatıcı eski dünyaya ulaşmak için çıktığı bu yolda modern dünyadan gerçekten kurtulabilecek midir? Beklenmedik şekilde karşılaştığı ilkel yaşam anlatıcıyı büyüleyecektir ancak bu onun seçeceği yaşam olacak mıdır? Alejo Carpentier, büyülü gerçekliğin sınırlarında dolaşan romanında, insanın kendi kökeniyle kurduğu ilişkiyi, “dönüş” fikriyle sorgular. “Hiçbir şeye sahip olmadan, dünü sürüklemeden, yarını düşünmeden, yalnızca şimdiyle yaşamak bana hayret verici geliyor...”