Var olan her şeyin mutlaka bir yerde var olması gerekir, çünkü ne yeryüzünde ne de gökyüzünde bir yere sahipolmayan şey, hiçbir şeydir. Platon, Timaeos, 52b–cMekân çoğu kez arızi addedilmiş, olan bitenin arka planı olarak düşünülegelmiştir. “Hemen orada”, “olduğu gibi”,“göründüğü gibi”, “bilindiği gibi” apaçık, göz önünde, aşikâr ve dolaysız… Zaman ise mevcudiyeti izlere münhasır,metaforik ve anlam yüklemeye müsait, efsunlu ve gizemli kabul edilmiştir. Bu bahiste mekân şiir, mit, anlatıyoksunudur. “Üzerine düşünülen” değil, “üzerinde düşünülen”dir. Aşinalıkla pekişen bu sessizleşme, mekânıkendiliğinden ve tali kılan doğallaştırıcı mantığın bir tezahürüdür. Tarihsel ilerleme ve değişim anlatılarıdüşüncenin merkezini işgal ederken, mekân toplumsalla ilişkisinde namünfail bir konuma sabitlenmiştir. Budurum, basit bir ihmalden çok, modernitenin zaman-merkezli tahayyülünün farklı düşünce biçimlerine nüfuzederek mekânın taşıdığı onto-politik imkânları sınırlayan bir nizam kurmasıyla ve aynı zamanda neyin duyulur,neyin görünür, neyin doğal sayılacağının düzenlendiği daha geniş bir algısal ve politik rejimin tahkimi ile ilgilidir.Bu bağlamda “mekânsal dönüş”, bir teori değişiminden çok daha fazlasıdır. Düşüncenin kendi alışkanlıklarıylakarşılaşması, sınırlarını yoklaması ve kendini yeniden kurmasıdır. Tam da bu noktada elinizdeki çalışma,mekânsal dönüşü sosyal bilimlerin farklı düşünce gelenekleri içinde biriken gerilimlerin ve açılan çatlaklarınkesişiminde ortaya çıkan bir yüzleşme olarak kavrar ve mekânın verili kabullerini yerinden eden işbu çatlaklaraodaklanır. Çalışma, mekânın bedensel deneyimle, iktidarla, gündelik pratiklerle ve temsil biçimleriyle nasıl iç içegeçtiğini tartışarak düşüncenin kurucu topolojisi içinde izini sürer ve son tahlilde sosyal teorinin dünyaya baktığıpencereyi yeniden aralamayı dener.