Remezan Bey yine bir gün Üsküdar sahilinde tarihi Yarım Ada’ya, Kız Kulesi’ne, Galata Kulesi’ne dalıp dalıp İstanbul’u seyrediyordu. Demin okunan ezan, martılar ve deniz dışında her şey korkunç göründü kendisine. 7 tepe İstanbul, 7 ışık, 7 renk, 7 ahenk… Filler ve çimen misali ultra zengin, hayatın gerçeklerinden uzak, ekmeğin, zeytinin fiyatını bilmeyenler de vardı bu şehirde; sadece başkalarına hizmet etmek için gelen uçsuz bucaksız kalabalıklar da vardı. Hayatın gerçek kahramanlarına daldıkça kalabalıkları ve kalabalıklar içindeki yalnızları, umutsuzları, kimsesizleri, köprü altında yaşamak zorunda kalan evsizleri, Fatih’te, Kasımpaşa’da, Fikirtepe’de, Taksim’in arka sokaklarında gelecekleri ellerinden alınmış yetimleri hatırlıyordu. Korkunç kalabalıklar içinde yalnızlık hikâyeleri dolaşıyordu İstanbul sokaklarında. Paran yoksa yalnız ve kimsesizsin bu koca metropolde. Yaşam karmaşası içinde formül bu kadar basitti. Ne garip bir dünya, bir yanda Ataköy, Mecidiyeköy, Şişli, Ulus, Nişantaşı, Beşiktaş ve boğazda hayatın sefasını yaşayan garip insanlar, gökdelenler, tarihi yalılar, saraylar ve ultra lüks villalar bir yandan da Fatih, Eyyüp,Fikirtepe, Tarlabaşı, Dolapdere ve daha nice fakir ve virane semtlerde, kimsenin görmediği, bilmediği, duymadığı, sessiz yığınlar içinde yaşayan bacası sönük, damı yıkık, penceresi kırık olan fukaralar vardı bu şehirde. Evsiz ve umutsuz yüzbinlerin hikayesidir İstanbul. Remezan bey tüm bunları düşünürken eşiyle birlikte ata topraklarına dönmeleri gerektiğini tefekkür ediyordu Mezopotamya’nın kalbine, 33 medeniyete beşiklik etmiş, tarihin yer yüzüne yayıldığı şehir, Şehri Diyarbekir’e...